•                                                                                                                                              Hemen bizi arayın: +90(212) 249 88 93
            

KUTSAL YOLCULUK – HAC HAJJ THE HOLY JOURNEY Kartpostallarla Hac Yolu The Hajj Route Through The Post


Yazar:M. Murat Kargılı
Yayıncı:Denizler Kitabevi - Kaptan Yayıncılık
Kategori:Denizcilik Kitapları
Barkod:925359
Ebat:28 X 28 cm
Sayfa Sayısı:306 s.
Baskı: - 2014
Durumu:Ürün Satışta. Temin Süresi: 1 Gün

260.00221.00 TL


Önsöz'den;
KARTPOSTALLARLA HACCIN YAKIN TARİHİNE YOLCULUK

Kime ki Kâbe nasip olsa Hudâ rahmet eder.
Her kişi sevdiğini hanesine davet eder.
Nahifi
Kökeni Hz. İbrahim’e dayanan ve uzun bir tarihî geçmişi olan hac, İslâm dininin üzerine inşa edildiği beş temel esastan biridir. Bu esaslardan şahadet (tanıklık) inançla ilgiliyken, namaz, oruç, zekât ve hac ibadetle ilgilidir. Sağlık ve servet yönünden imkânı olan Müslümanlara ömürde bir defa haccetmek farzdır. Ömürde bir defa yapılması yeterli olmasının yanı sıra haccı günlük hayat içerisinde yapılan diğer ibadetlerden ayıran en büyük özellik, bir yolculukla gerçekleşebiliyor olmasıdır. Sözlük manası “gitmek, büyük bir işe yönelmek” veya “kastetmek, ziyaret etmek” olan hac bir yolculuk/ibadettir. Dünyanın her köşesinden milyonlarca Müslüman, İslâm dininin doğum yeri olan Mekke’de Allah’ın Evi Kâbe’yi ziyaret etmek, belirli bir tarihte diğer hacı adaylarıyla Arafat’ta toplanmak ve o andan itibaren isimlerinin önüne ‘hacı’ unvanını alarak Medine’de Hz. Muhammed (s.a.v.)’in mübarek kabrini ziyaret etmek için her sene yakınlarını, evlerini ve işlerini geride bırakıp yolculuk ederler. Görünüşte bedenî gerçekte ise manevî bir yolculuk olan hac asla sıradan, turistik bir gezi değil, bir ibadettir. Her ibadet gibi kişinin manen arınmasına, nefsen olgunlaşmasına yarar;sadece Yaratan’la olan ilişkisini değil,diğer yaratılanlarla olan ilişkisini de belirler. Kâbe-i Muazzam, diğer adıyla Beytullah (Allah’ın Evi), bir sembol olup esas yolculuk Ev’in Sahibine, yani Allah Teâlâ’yadır.
Geçmişte Rıhle-i Kebir, Sefer-i Saadet gibi isimlerle de adlandırılan hac yolculuğu ilk dönemlerinden 19. yüzyılın sonlarına kadar genellikle kervanlarla yapılmıştır. Bir dinin etrafında toplanmış değişik dilden ve ırktan yaya, at veya deve sırtında hayatlarının en büyük manevî arzusunu gerçekleştirme gayesiyle Mekke’ye doğru ilerleyen on binlerin oluşturduğu bu kervanlar idare, güvenlik ve finansmanlarıyla adeta hareket eden birer şehirdiler. Kervanlar, çıktıkları ülkenin hükümdarı tarafından organize ve finanse edilirlerdi. Haccın Müslümanlar için büyük bir önem arz etmesinden dolayı hem Müslümanlara hizmet ederek sevap kazanma, hem de siyasi otoritelerini sağlamlaştırma gayesiyle İslam hükümdarları ve halifeleri hac yollarına ve kervanlarına özel bir ilgi göstermişlerdir. Yollara su kaynakları ve kaleler kurmuşlar, kervanları urban (çöl Arapları, bedevîler) saldırılarına karşı askerî kuvvetlerle desteklemişlerdir. Her bir kervanın başında, içindeki insanların huzurundan sorumlu, geniş yetkilerle donanmış bir ‘Emîrü’l-Hac’, onun yanında idareden sorumlu personel ve askerî refakat bulunurdu. Görevliler içinde imam, müezzin, kadı, cellât, nalbant, hekim, fırıncı, çadırcılar, meşaleciler, baytarlar, yakacaktan ve sudan sorumlular, taşıma ve yük hayvanlarından sorumlular, kervanın duruş ve kalkışını haber veren müzisyenler ve havai fişekçiler bulunurdu. İstanbul, Şam, Kahire, Bağdat gibi şehirlerden hareket eden ve tarihi önceden kararlaştırılmış büyük hac kervanlarına katılmak için hacılar, aylar öncesinden küçük gruplar halinde memleketlerini terk ederlerdi. Bu büyük kervanlar hedefleri olan Mekke’ye doğru ilerledikçe birleşirler, sayıları artar ama her biri kendi sancağı ve ‘Emîrü’l-Hac’cı altında idare olunurlardı. On binlerce kişinin tarihi sabit bir gün olan Arafat vakfesini kaçırabilme, dolayısıyla da o sene hacı olamama ihtimali olduğundan, planlamada en ufak bir hata olmamasına azamî ihtimam gösterilirdi.
Hava ve yol koşulları, çıkış noktası gibi faktörlere bağlı olarak en az altı ay alan, dağlar, denizler, çöller aşılarak yapılan bu yolculuk, içinde hastalıklar, ölümler, açlık, susuzluk, aşırı sıcak, aşırı soğuk, urban saldırıları gibi birçok tehlike barındırırdı. ‘Geleneksel hac’ olarak adlandırılan bu tarz hac zahmetli, çileli ve önemli bir bölümü yolda geçen bir ibadetti. Hatta bu zorluk bir deyimle eskilerin günlük yaşamlarına bile taşınmıştı. Biri birinden bir şey istediğinde ve o da yapmadığında, istekte bulunan kişi, “Senden ne istedim ki, yerime hac yapmanı mı?” diyerek serzenişte bulunurdu.
19. yüzyılın sonlarına doğru, Batıdaki sanayi devrimiyle ortaya çıkan teknolojik gelişmelerin seyahat araçlarını da etkilemesiyle, demiryolları ve buharlı gemiler yavaş yavaş kervanlara alternatif olmaya başladılar. Süveyş kanalının da açılmasıyla Akdeniz’e kıyısı olan Müslüman ülke hacıları için Mekke daha yakın hale geldi. Orta Asya, Hindistan, İran ve Kafkaslardan gelen Müslümanlar da hem kervanları, hem demiryolunu, hem de denizyolunu kullanarak Mekke’ye daha kısa sürede ulaşır oldular. Kervanlarla 40 gün gibi bir sürede kat edilen Şam-Medine arasındaki mesafe, Hicaz demiryoluyla artık dört güne, yelkenli gemilerle 30-40 gün arasında alınabilen Süveyş –Cidde arası da buharlı gemilerle üç güne inmişti. İki dünya savaşı arasına gelindiğinde ise eski hac kervanları yerlerini çoktan motorlu araçlara bırakmışlardı.
Haccı yakından ilgilendiren bu gelişmelere paralel bir gelişme de II. Dünya Savaşı sonrası petrol gelirlerinin hac hizmetleri dışında bir ekonomik kaynağı olmayan Suudi Arabistan’ı bir anda dünyanın en zengin ülkeler sınıfına sokmasıydı. Petrol gelirlerinden doğan fazlalık doğal olarak Mekke, Medine ve onların iki Haremi, Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebî’nin imarları da dâhil, ülkenin gelişip büyümesine yatırıldı. Eş zamanlı olarak Libya, Irak, İran, Cezayir ve Körfez ülkeleri gibi milli gelirlerinde petrole dayalı artışlar yaşayan bazı diğer İslâm ülkeleri vatandaşlarının da hac yapabilme imkânları arttı.
Bütün bu gelişmelerin sonucu olarak 1950’lerden itibaren yaşanan hacı sayısındaki artışa Suudi Arabistan 'Hâdimü’l-Haremeyn-i Şerifeyn’* olarak kayıtsız kalamazdı. 1950’lerin başından itibaren Haremeyn içinde ve çevresinde peyderpey alan oluşturma ve genişletme çalışmalarına başlandı. İlk olarak Mescid-i Haram’da artan hacı sayısına tavaf alanı açmak için önce mezhep makamları sonra minber ve Beni Şeybe kapısı kaldırıldı. Zemzem binası da kaldırılarak kuyu tavaf alanının altına alındı. Makam-ı İbrahim binası kaldırılıp yerine çok daha küçük, altınla kaplı cam bir kubbe kondu. Çevresindeki binalar yıkılarak Mescid-i Haram genişletildi. Say’ alanı, üzeri kapatılarak iki katlı hâle getirilip Mescid-i Haram’a dâhil edildi. Aynı şekilde Medine’de de Mescid-i Nebî’nin Sultan Abdülmecit dönemi onarım ve genişletilmesinden kalan yapının ufak bir bölümü korunarak etrafına doğru genişletmeler yapıldı.
Mümkün olduğunca çok Müslüman’a hac yapabilme fırsatı sağlamak gibi mübarek bir amaç gütse de, genelde batılı teknoloji, tavır ve tavsiyelerle yapılan bu değişikliklerin var olan tarihî, kültürel doku ve karakteri modernleşmeye kurban ettiği çok açıktır. O yıllarda başlayan bu gelişme rüzgârıyla günümüze gelindiğinde, mübarek mekânlar ve tarih arasındaki ilişkinin artık tamamen yok olduğunu görmekteyiz.

*“Hâdimü’l-Haremeyn-i Şerifeyn” Kâbe’yi çevreleyen Mescid-i Haram, içinde Hz. Muhammed(s.a.v.)’in mübarek kabirleri olan Mescid-i Nebî ve bunların bulunduğu kutsal Mekke ve Medine şehirlerinin hizmetkârı demektir. 1517 yılında Yavuz Sultan Selim Han’ın Ridaniye Savaşı’nı kazanıp hilafeti Memlüklerden almasına kadar halifeler için “Hâkimü’l-Haremeyn-i Şerifeyn” (İki Harem’in Hâkimi) olarak kullanılan bu unvan bir Cuma namazında bizzat Yavuz Sultan Selim’in müdahalesiyle ”Hâdimü’l-Haremeyn-i Şerifeyn”’e, yani “İki Harem’in Hizmetçisi”ne çevrilmiştir.

Bugün hacıların yüzde 90’dan fazlası hacca uçakla geliyorlar. Aylarca işten ve aileden uzak kalmanın maliyeti göz önüne alındığında uçak yolculuğu, haccı geçmişe göre çok daha ekonomik ve ulaşılabilir kılmıştır. Eskiden insanlar ömürlerinde bir kez hac yapabilme hayaliyle yaşarlarken artık günümüzde birçok kereler yapabilmeyi planlayabilmektedirler. Ayrıca geleneksel hac yolculuğunun zorlukları ve riskleri yüzünden eskiden çok az olan kadın ve çocuk hacıların sayısında da uçaklar sayesinde ciddi bir artış yaşanmıştır.
On üç asırdan fazladır savaşlara, afetlere ve salgın hastalıklara direnen hac, insanlık tarihinin kesintisiz süregelen tek dinî ritüelidir. Dinî içeriğinde en ufak bir değişimin olmamasına rağmen, geçtiğimiz asırda fizikî yapısında meydana gelen değişiklikler, 13 asrın toplamında yaşananlardan daha fazladır. Günümüz hacıları birkaç saatlik bir uçuşla, gündelik yaşamın içinden bir anda kopup, hiçbir tarihî geçmişi olmamış gibi duran mübarek şehirlerde, kendilerini yoğun bir manevî havanın içerisinde buluveriyorlar. Yüzyıllar önce Kâbe’yi ilk gördüğünde bir hacının hissettikleriyle bugünkü arasında en ufak bir fark olmamasına rağmen, yıllar süren biriktirme, aylar süren yolculuk ve bir dolu çileyle elde edilen “hacı” unvanının günümüzde artık çok daha kolay elde edilebilir olduğu bir gerçektir. İşte bu kitap, bütün bu değişimler yaşanmadan evvelki haccı kartpostallar aracılığıyla gözlerde canlandırabilmeyi amaçlamaktadır.



Neden Kartpostal?
Kartpostal 1870’lerde bir haberleşme aracı olarak ortaya çıkmıştır. Arkasına düşülen kısa ve özlü notlarla yakınları selâmlamak, yapılan seyahatten ve bulunulan yerden haberdar etmek için kullanılan bu ufak, dikdörtgen, ön yüzü resimli karton, uzman koleksiyonerler sayesinde günümüzde tarih, sosyoloji, antropoloji, mimarlık, şehircilik, etnografya, topografya gibi birçok alanda referans aracı olarak kullanılmaktadır. Şehirler, kasabalar, coğrafi panoramalar, yapılar, anıtlar, meşhur ve sıradan insan portreleri, yerel gelenekler ve uygulamalar, tarihî olaylar, resmî, askerî ve dinî merasimler gibi kartpostalların ön yüzlerinde kullanılan imgesel temalar, araştırmacılar için paha biçilmez değerde belge kaynağı olmaktadırlar. Bu özellikleriyle kartpostallar 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçişte, insanlık yakın tarihi ve kültürünün adeta görsel hafızası olmuşlardır.
Kartpostallardaki imgeler genelde döneminin fotoğraflarından üretilmişlerdir. İlk dönemlerinde pahalı bir malzeme olan fotoğraf sadece saray mensupları, diplomatlar gibi varlıklı çevrelerce edinilebilirken, kartpostal geniş kitlelerin bir imgeye ulaşabilmesinin en kolay ve ucuz yollarından biri olagelmişti.
Üzerinde yazan mesaj, damgalar ve pullar, kat ettiği yollar, yıllarca bir köşede saklanmış olması gibi özellikler her kartpostalı kendine ait hikâyesi ve tarihi olan bir materyale dönüştürür. Fotoğrafla karşılaştırıldığında, bütün bunlar malzeme olarak kartpostalı daha canlı ve ilginç kılan unsurlardır.
İşte bu yüzden gerek geniş kitlelerin haccı algılamasında oynadığı rol gerek de alternatifi olan fotoğrafa göre daha canlı ve hikâyesi olan bir malzeme olmasından dolayı kitapta, haccın yakın tarihine samimi ve eksiksiz bir tanıklık yaptığına inandığımız kartpostalı kullandık.

İçindekiler
Geleneksel hacda yolculuk, ibadetin en önemli bölümünü oluşturmaktaydı. Dolayısıyla kitabın birinci ve altıncı bölümlerini hacıların yola çıkışları, uğurlanışları, yoldaki halleri, geri dönüşleri ve karşılanışları ile ilgili kartpostallara ayırdık. Bu kartpostallar bizlere geçmişte hac yolculuğu biçimlerinin yanı sıra, haccın her sene ne kadar geniş bir coğrafyayı ve çeşitli halkları etkilediğini de göstermektedirler.
20. yüzyılın başlarına kadar hac, çok az sayıda insana nasip olan ve dolayısıyla insanın hayatında dönüm noktası olarak kabul edilen önemli bir olaydı. Müslüman toplumlar öteden beri hacca ve hacıya pek önem vermişler, büyük saygı göstermişler ve buna bağlı olarak bazı usûl, âdet ve merasimler geliştirmişlerdir. Hacı uğurlama ve karşılama, Surre ve Mahmil Alayı törenleri geleneksel haccın modern hacca göre toplum hayatında oynadığı rolün öneminin en açık kanıtlarıdır. Eskiden bir kişi hacı olur ama geride kalan eş, dost, akraba da bu âdetler ve törenler sayesinde kendi içlerinde bir hac yaşarlardı. Mahmil-i Şerif merasimleri de şüphesiz ki hacca dair düzenlenen en ihtişamlı, halk nezdinde büyük bir coşku ve duygusallıkla yaşanan olaylardı. Kitabın ikinci bölümüne İstanbul, Şam ve Mısır’daki bu törenlere ait kartpostalları koyduk. Mısır’da son Mahmil töreni 1952 yılında yapılmıştır. Gerek diğerlerine göre daha uzun ömürlü olduğundan, gerek de daha çok belgelendiğinden Mısır Mahmili’ne
Üçüncü bölümü, tarihleri haccın tarihiyle sıkı sıkıya bağlı olan Hicaz’ın iki liman şehri Cidde ve Yanbu’ya ayırdık. Bu kartpostallarda geçmişte Hicaz’daki gündelik yaşamdan, hacıların konaklama ve seyahat biçimlerine kadar pek çok ipucu yakalanabilir.
Kitabın dört ve beşinci bölümleri kutsal şehirler Mekke ve Medine’nin kartpostallarından oluştu. Bunların arasında kutsal şehirlerden manzaralar, Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebî’nin görüntüleri, haccın gerçekleştirildiği mekânlar, ziyaret yerleri ile ilgili pek çok kartpostal bulunuyor. Bütün bu kartpostallar kutsal şehirlerin hem mimarî hem de şehircilik anlamında bugün geldikleri noktayı yakın geçmiştekiyle karşılaştırma imkânı sunuyorlar.
Osmanlı’nın 20. yüzyılın başında, sanayi devrimi sonrasında hac yolculuğuna dair geliştirdiği en büyük proje olan ve on binlerce hacının rahat ve emniyetli bir şekilde yolculuk yapmasını amaçlayan büyük projesi Hamidiye Hicaz Demiryolu ile ilgili kartpostalları ise yedinci bölümde kullandık.
Kitabın son bölümünü ise çizim kartpostallara ayırdık. Geçmişte geniş kitlelerin hacca ve mekânlarına dair zihinlerinde canlandırdıklarını resmeden bu hayal ürünü kartpostallar olmadan kitabın eksik olacağını düşündük.
Hac insanlığın yeryüzündeki en büyük toplantısıdır. Ulaşım, barınma, güvenlik, sağlık, temizlik gibi birçok ekonomik faktör haccın gerçekleşmesinde rol oynar. Hacda farklı dilden, ırktan milyonların kaynaşıp yerellikten evrenselliğe yaptıkları yolculuk toplumsal bir olaydır. Hacca ev sahipliği yapan devlet adamlarının isimlerinin önüne Hâdimü’l-Haremeyn-i Şerifeyn unvanını koymalarının uluslararası arenadaki siyasi etkisi ise tartışmasızdır. Bütün bunlar bize haccın sadece dinî değil, aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve siyasî boyutları da olan bir ibadet olduğunu göstermektedir. Bir Müslüman içinse hac, manevî hayatın zirvesi, birlik ve eşitliğin en güçlü ifadesi, günahlardan temizlenme ve Cennet garantisiyle yeniden doğuşun kapısıdır. İşte “Kartpostallarla Kutsal Yolculuk Hac” kitabında bu kadar kutsal, yüce ve çok yönlü bir ibadet olan haccın geçmiş zamanlardaki hâllerine kartpostalların eşliğinde şahit olacaksınız. Umarım bu konuyla ilgilenenlerin, haccını yapmış veya yapacak olanların zihinlerinde ve gönüllerinde bu vesileyle yeni pencereler açmayı başarabiliriz.
THE HAJJ: A Holy Journey Through Postcards

INTRODUCTION

God has mercy on those whose lot is to visit the Ka'bah
Every soul invites his beloved to his house
Nahifi
With a long history dating back to the Prophet Abraham, the Islamic pilgrimage, or the Hajj, is one of the five pillars on which Islam is founded. Of these pillars, bearing testimony (shahadah) relates to faith, while prayer, fasting, prescribed alms and the pilgrimage form the basis of worship. Performing the pilgrimage at least once in a lifetime is incumbent upon every believer who is physically and economically capable of undertaking this journey. Apart from the fact that it is obligatory to go on this journey once in a lifetime, the most notable characteristic of the pilgrimage that distinguishes it from other types of worship performed on a daily basis is the journey that enables people to carry out this duty. Its lexical meaning being “to go, to be inclined toward a major undertaking, to make the intention to take part in a major undertaking, to visit,” the Hajj is a journey and a form of worship. Millions of believers from all corners of the world leave behind their loved ones, homes and workplaces to undertake this journey every year in order to visit the House of God in Mecca, the birthplace of Islam, and to gather with other fellow prospective pilgrims at an appointed time on the plain of Arafat, and bearing from then on the honorary title of “Hajji” for males and “Hajja” for females, they make their way to Medina, to visit the blessed tomb of the Holy Prophet, peace and blessings of God be upon him and all the other messengers. Far from being an ordinary trip that can also be taken for touristic purposes, the Hajj is actually an inward journey and a form of worship even though it may appear to be a purely physical one when viewed from the outside. As with all other forms of worship, the underlying purpose behind it is the purification of the soul (tazkiyah al-nafs), the perfection of character (takamul al-akhlaq), and it seeks to straighten out one’s relationship with the Creator while giving a whole new direction to his interactions with the created. The Ka’bah, or Baytullah (the House of God), is the greatest of the worldly symbols for the real journey that must take place toward the Owner of the House, Allah the Almighty.

Referred as “the Great Journey” (Rihlah al-Kabir, Sayahat al-Qubra) or “the Journey of Happiness” (Safar al-Saadah) in the past, the Hajj was mostly undertaken by caravans from its beginnings to the end of the 19th century. Formed by tens of thousands gathered around the same religion from many different races, speaking different languages, advancing on foot, horseback or camelback toward Mecca to fulfill the greatest spiritual goal of their lives, these caravans were almost like mobile cities with their established systems of administration, security and finance. They were organized and financed by the ruler of the country they set out from.
Because of the great significance of the Hajj in the sight of the Muslims and in order to consolidate their political authority and gain otherworldly rewards by serving the Muslim wayfarers, Islamic rulers and caliphs paid special attention to the routes of the Hajj and the caravans. They erected aqueducts and castles and opened wells along the routes, and also fortified the caravans by deploying military forces to protect them from the attacks and ambushes of the Bedouins of the desert.
An Emir of Hajj (Emir al-Hajj) headed and administered each caravan. He was responsible for the safety and peace of the people and endowed with a supreme authority to this end. The emir was aided by administrative personnel and accompanied by a military unit. Among the personnel were an imam, a muezzin (who delivers the call to prayer, the azan), a judge, an executioner, a farrier, a doctor, a baker, tent carriers and setters, torch bearers, veterinarians, men in charge of firewood and water, men in charge of the loads and the pack animals, musicians to announce the halts and departures of the caravan, and men carrying fireworks.
The prospective pilgrims would leave their homelands months ahead in small groups to be able to join the big Hajj caravans, which would set out from major centers such as Istanbul, Damascus, Cairo, and Baghdad with predetermined departure schedules. As they advanced toward their ultimate destination, Mecca, the caravans would unite to form larger caravans, yet each one continuing the journey under its own banner and emir of Hajj. People responsible for the caravans would do their utmost to avoid any mistake in the planning for fear of the obvious danger of causing tens of thousands to miss the standing (wuquf) at Arafat, performed only one day a year, and thus missing the pilgrimage altogether that year.
The journey would take at least six months, depending on factors such the weather, road conditions, and tacitly the departure point. It would involve crossing mountains, seas, and deserts. It would thus be rife with many dangers, among them disease, death, hunger, thirst, extreme cold or heat, and Bedouin attacks. In fact, the utter difficulty of fulfilling this duty was reflected in the daily lives of our ancestors in the form of an idiom. When somebody asked a friend to carry out a task, and when the friend did not do it or refused to do it, the requester would reproach them, saying, “What was it that I asked of you? To perform the Hajj on my behalf?”
When the Industrial Revolution in the West toward the end of the 19th century triggered an immense technological advancement, railroads and steamships gradually replaced the caravans. And particularly after the opening of the Suez Canal, Mecca became a much more easily accessible place for the prospective pilgrims traveling from Muslim countries bordering the Mediterranean. This greatly reduced the length of the journey for the Muslims traveling from as far away as Central Asia, India, Iran and Caucasia by caravan, railway, and sea. Now the usual 40-day journey by caravan between Damascus and Medina dropped to a mere four days, and the Suez-Jeddah journey that once lasted between 30 and 40 days by sailing ships now only took three days. By the time World War I ended, the traditional Hajj caravans had already been entirely replaced by motor vehicles.
A development parallel to these that closely pertained to the Hajj was that Saudi Arabia, a country with no economic source other than the services it provided to the pilgrims, suddenly became one of the wealthiest countries through its oil revenues. The budgetary surplus that came about with this newly found economic resource was put into the development of the entire country, first and foremost into the improvement projects for Mecca and Medina and their two Noble Sanctuaries: Masjid al-Haram and Masjid al-Nabawi. Concurrently, the citizens of some other Muslim countries such as Libya, Iraq, Iran, Algeria and several Gulf countries that saw an immense increase in their oil-related incomes became more capable than before to undertake the holy journey.
As Khadim al-Haramayn al-Sharifayn*, Saudi Arabia could not remain a bystander in the face of the great rise in the number of pilgrims who came as a consequence of all these developments starting from the 1950s. The enlargement work in and around the Haramayn was gradually launched from the early 1950s to open up more space. The first step to enlarge the circumambulation area was the removal of the stations (maqam) of the four schools of law, the pulpit, and the Gate of the Banu Shaybah. The zamzam building was also pulled down and the well was placed underneath the circumambulation area. The building of the Station (maqam) of Prophet Abraham was also demolished and replaced with a much smaller dome of glass covered with gold. The surrounding buildings were all pulled down to enlarge the mosque. The ritual running and searching (sa’y) area was enclosed, made into a two-story structure and added to the Masjid al-Haram. In the same way, Masjid al-Nabawi in Medina was enlarged by preserving a small section that is a remainder of the repair and enlargement work undertaken during the time of Sultan Abdülmecid.
Despite their noble objective to allow as many Muslims as possible to perform the Hajj, these changes are generally products of a Western mindset based on West-oriented advice and naturally utilize Western technology, and this attitude has openly been sacrificing the historical and cultural texture and character of the Holy Land for the sake of modernization. When we consider the wind of improvement that has caused so much change since it started, we see that the relationship between the Holy Land and its past is now completely non-existent.

*The Khadim al-Haramayn al-Sharifayn is the Custodian, or Servant, of Masjid al-Haram, which surrounds the Ka’bah, Masjid al-Nabawi, which houses the blessed tomb of the Prophet Muhammad (pbuh), and Mecca and Medina, the two holy cities where these masjids are located. The title used to be “Hakim al-Haramayn al-Sharifayn” [the Sovereign of the Two Holy Cities]. However, the caliphate was assumed by Sultan Selim I in 1517 after he won the Battle of Ridaniya against the Mamluks , and upon hearing himself being called, during a Friday sermon, “the Sovereign of the Two Holy Cities,” he rose to his feet, objected to the title and commanded that it be changed to “the Servant of the Two Holy Cities".

Today, more than 90 percent of all pilgrims go on pilgrimage by plane. Compared to the cost of the journey under past conditions in which the travelers had to leave their work and families for months on end, air travel has made the Hajj far cheaper and accessible. In addition, people in the past lived with the dream of fulfilling this duty only once in their lifetime; today, however, they are able to make plans to fulfill it many times. Furthermore, thanks to air travel a visible rise came about in the number of women and children, who were greatly outnumbered by men in the past on account of the great hardships that characterized the traditional journey of pilgrimage.
Persevering against wars, disasters, and epidemics for more than 13 centuries, the Hajj is the only ritual that has continued without interruption in the history of humanity. There have been absolutely no changes in its religious character, yet the scope of the changes made to its physical structure in the last century is much greater than the total of the changes implemented throughout the 13 centuries in question. With a short flight, today’s pilgrims are immediately able to cut themselves off from the hustle and bustle of daily life in a matter of hours and find themselves in the intense spiritual atmosphere of the Holy Land, which looks as if it has no history whatsoever. Although there is no difference in what was felt by a pilgrim centuries ago upon seeing the Ka’bah for the first time and what is today felt by so many, it is a fact that what used to take years of saving and months of journeying coupled with so many troubles to earn the titles of “Hajji” or “Hajja” is now much more easily accessible. And by using postcards, this book aims to help visualize what the Hajj was like before all these changes.
Why postcards?
The first postcards appeared in the 1870s as a means of communication. This small, rectangular card with a photograph on one side greatly appealed to people in that it allowed them to let loved ones know about their travels and the places of travel and to drop a few lines on the back to convey their love and greetings. Thanks to expert collectors and their collections, postcards are today used as instruments of reference in a wide range of fields, including history, sociology, anthropology, architecture, city planning, ethnography, and topography. The actual images and imaginary themes of cities, towns, geographical panoramas, structures, monuments, portraits of ordinary as well as famous people, local traditions and practices, historical events, and official, military and religious ceremonies printed on one side of the postcards are invaluable documents for researchers. Owing their typical quality, postcards turned out to be the visual memory of the near human history and culture during the transition from the 19th to the 20th century.
Postcard images were generally reproduced from the photographs of the day. In the beginning photography was very expensive and was exclusively enjoyed by the wealthy, such as the members of royal courts or diplomats. Therefore, postcards proved the easiest and most inexpensive way through which large masses gained access to photographic images. In the 1920s, as photographic material was becoming cheaper and popular, in many a town with no access postcard printing technology, local photographers produced what is called photocards, which belong in the same family as postcards. On many photocards, a stamp area is indicated just like a postcard, the card is divided into two parts thus separating the address and writing areas, even an inscription that says “Poste Card” or “Carte Postale” can be spotted. The most significant difference between the two is the fact that postcards have been reproduced by printing and photocards by developing a negative. This book also features photocards.
The messages, the stamp marks, the stamps, the distances they traveled, and the places in which they were kept for decades render every postcard into a historical document with a unique story and past. All these distinctive qualities make postcards livelier and more interesting in comparison to photographs. We have turned to postcards in this book because every postcard is supported by a distinctive story that makes it livelier and more appealing compared to its alternative, that is, photographs, and because they played an important role in shaping public perceptions about the pilgrimage. It is for this reason that we find their testimony to the near past of the Hajj more genuine and more reliable.


Contents
The journey constituted a major part of the worship embodied by the pilgrimage in traditional times. Therefore, Part I and Part VI of the book are allocated to postcards portraying the departure and arrival of the pilgrims, people seeing them off and welcoming them, and the various states they were in throughout the journey. Apart from giving us an idea about the different forms of this journey in the past, postcards also tell us how great a number of lands and peoples were affected around the time of pilgrimage every year.
Up until the 20th century, the Hajj was a luxury available to a small number of people, and thus a turning point in people’s lives, making its overall impact much deeper than today. Muslim societies have attached a great importance to the Hajj and the pilgrims since the very beginning, and they have adopted customs and developed particular ways and ceremonies in deference to this act of worship and its performers. The send-off and welcoming ceremonies, and the Surrah and Ceremonial Palanquin (Mahmal) Processions were clear signs of the much greater significance that the Hajj bore for the society in traditional times compared to modern times. In the past, one person from an entire family would go on pilgrimage, but the family members, relatives and friends left behind would experience the pilgrimage in their own way by means of these customs and ceremonies. The Ceremonial Palanquin processions were undoubtedly majestic events taking place around the Hajj and the people received them in a very emotional and exuberant manner. The second part of the book contains postcards showing these ceremonies from Istanbul, Damascus and Egypt. The last Mahmal Procession was held in 1952 in Egypt. We have allotted a little more space to the Egyptian Mahmal as it outlived all the others and so appears in a greater number of documents.
Part III is dedicated to the two port cities of the Hejaz, Jeddah and Yanbu, whose histories are closely intertwined with that of the Hajj. These postcards may give us clues about the daily life in the Hejaz in those years, and how the pilgrims traveled and found accommodations.
Parts IV and V consist of postcards from the holy cities of Mecca and Medina. Among these are many that illustrate different sights from the two holy cities, Masjid al-Haram and Masjid al-Nabawi, the locations of various Hajj rituals and places of visit. These postcards provide an opportunity to compare the present state of these two cities with their near past in terms of architecture and town planning.
The Ottoman State launched the Hamidiye Hejaz Railroad project at the beginning of the 20th century. This was the greatest project undertaken after the Industrial Revolution for the comfort and safety of the tens of thousands of pilgrims undertaking the Hajj journey. Postcards of the Hejaz Railroad form Part VII.
We have allotted the final part of the book to postcards with drawings. These imaginary drawings picture for us the mental images people conceived of the Hajj and its locations. Without them, we thought the book would be incomplete.
The Hajj is the greatest human gathering in the world. So many economic factors like transportation, accommodation, security, health, and cleaning services are simultaneously at play in its realization. The journey undertaken from locality to universality by millions from different races who speak different languages is a major social event. The statesmen hosting this event of epic proportions using the title “Custodian of the Two Holy Cities” indisputably exercises remarkable political influence in the international arena. All of this shows us that the Hajj is a religious act of worship that has social, economic and political implications. For a Muslim, the Hajj is the zenith of one’s spiritual life, the strongest expression of unity and equality, a path of being purged of all one’s sins, and the door to Paradise with a spiritual rebirth. In a nutshell, this book will allow you to witness the past of this sublime and multifaceted act of worship through the medium of the postcards. We humbly hope to succeed in opening up new horizons in the minds and hearts of those interested in this topic, and especially those who have performed their pilgrimage or have yet to perform it.


Geri Dön

 Tüm Kredi Kartları Geçerlidir. Sitemizde Kart Bilgileri Tutulmamaktadır.